|
"Ebru bir bağımlılıktır"
"Ebru yaparken kendinizden geçiyor ve
her şeyi unutuyorsunuz. Ben bazen bırakamıyorum. Sabahlara
kadar ebru yaptığım çok olmuştur. Bu kadar zevkli bir sanat.
Bu yüzen renkleri yağmur gibi yağdırıp ondan sonrada şekil
vermeye çalışıyorsunuz. Bundan aldığım keyfi kelimelerle
anlatmak mümkün değil."
Dr. Mehmet Refii Kileci bir akademisyen
olmasına rağmen toplumda daha çok sanatçı kimliğiyle
tanınmakta. Özellikle ebru ve hat sanatıyla ilgili olarak
yaptığı çalışmalar ve verdiği kurslar büyük bir ilgi
görüyor. İstanbul’da sanat camiasının merkezi sayılabilecek
bir yer olan Fatih’te dünyaya gelen Kileci, içine doğduğu
çevreninde etkisiyle küçük yaşlarda sanata ilgi duymaya
başlar. Daha ortaokul sıralarında iken alanlarında duayen
olarak kabul edilen isimlerden hat ve ebru dersleri alan
Kileci, ilerleyen yıllarda ise bu sanatları bizzat icraa
eder. Orta Asya’dan Orta Doğu’ya değin bir çok farklı ülkede
uzun yıllar hem akademisyen hem de bir sanatçı olarak görev
yapan Kileci, son dört senedirde Hollanda’da çalışmalarını
sürdürmekte. Avrupa’da yaşayan Türk toplumuna sanatı ve
özellikle de ebru’yu sevdirmek için geceli gündüzlü çalışan
Dr. Kileci’yle bu bitmez tükenmez sanat sevdasını konuştuk.
Bir öğretim görevlisi olmanızın yanı
sıra İslami sanatlarla da çok ilgilisiniz. Bu merakınız
nereden geliyor?
Ben İstanbul Fatih’te dünyaya geldim ve
orada büyüdüm. Fatih bildiğiniz gibi kelimenin tam anlamıyla
bir sanat merkezi konumundaydı. Böyle bir ortamda büyüyünce
ister istemez bizde de sanata karşı bir merak doğdu. Küçük
yaşlarda başladım hat ve ebru sanatlarına. 1975 yılında
dersler almaya başladım. İlerleyen dönemlerde bu eğitimi hiç
aksatmadım ve bugüne kadar geldim.
Kimlerden ders aldınız?
Benim, son dönem hocalarının hepsine de
yetişme imkanım oldu. Mesela Hattat Hamid
Aytaç. Kendileri Osmanlıdan kalan en son ve en büyük
hattattı. 1982’de vefat etti. Onu görmek bile bir şerefti
aslında. Bunun yanı sıra rahmetli Hafız, Bestekar ve Tamburi
Kemal Batanay’dan da ders aldım. O da hat sanatında çok
önemli bir isimdir. Aslında son dönem üstatların hepsinden
de ders aldım. Şimdi böyle bir imkan yok tabii. Ebru
konusunda da önemli isimlerden dersler aldım. Ebru sanatının
en önemli temel taşlarından kabul edilen Mustafa Düzgünman
ve Neyzen Niyazi Sayın bunlardan bir kaçı. Bu ikisi içinde,
Türk ebrusunun üstatları diyebiliriz. Ebruculukta dev
isimlerdir. Allah’ın bir lütfü olarak kabul ediyorum bu gibi
ustalardan ders almayı. Hatta bazıları duyunca inanmıyorlar.
“Nasıl yetiştiniz bu gibi üstatlara?” diye soruyorlar. Benim
şansım bu işe çok erken yaşlarda başlamamdır. Onun için
yetişebildim bu isimlere.
Siz hem bir
akademisyensiniz hem de ebru ve hat gibi önemli sanatlarla
hemhalsiniz. Kendinizi daha çok nasıl tarif ediyorsunuz.
Sanatçı mı yoksa akademisyen mi?
Vallahi ben her üç
konuda da kendimi uzman olarak saymıyorum. Üç konuyla ilgili
olarakta hâlâ bir şeyler öğrenmeye ve öğretmeye çalışan
birisi olarak görüyorum. Kendimi, ebru, hat ve ilmin bir
talebesi olarak görüyorum. Bunu tevazu olsun diye de
söylemiyorum. İlminde, sanatında sınırı yok çünkü. Eski
sanatkarlar talebelerine şöyle derlermiş: “Bizim sizden
farkımız şudur; siz yeni bizse eski talebeyiz. Aramızda
sadece kıdem farkı var.” Gerçekten ilminde, sanatında
talebesi olmak çok önemli.Çünkü her yeni gün yeni bir şey
öğreniyorsunuz. Tabii bu uğraşların üçünü meczetmekte
gerçekten çok zor. Hat’ta, ebru’da, ilim’de son derce
kıskanç uğraşlar. Hepside sizi içine almak ister, ama üçünü
birbirleriyle meczetmekse çok zor.
Siz sanırım bir çok
ülkede de görev yaptınız öyle değil mi?
Doktoramı bitirdikten
sonra Kazakistan’daki Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde ders
vermeye başladım. Orada branşımla alakalı, yani Tefsir ve
Kuran Bilimleriyle alakalı dersler verdim. Bunun yanı sıra
hat ve ebru derslerini de vermeye devam ettim. Üç yıl kaldım
orada. Komünizmin dağılmasından sonra oraya ilk
gidenlerdendik. Ondan sonra Kafkasya’ya geçtim. İki senede
Dağıstan’da bulunan Uluslarası Doğu Üniversitesi’nde görev
yaptım. Burada ayrıca idarecilik görevlerinde de bulundum.
Ortam müsait olmadığı için ve idareciliğimdem dolayı ortaya
çıkan zaman darlığından dolayı burada sanatla pek fazla
ilgilenemedim. Sadece hat dersleri verdim. İki sene kaldım
ve daha sonra Hollanda’ya geldim.
Hollanda’ya hangi
vesileyle geldiniz?
Rotterdam İslam
Üniversitesi’nden bir davet aldım. Üniversitenin ilk
kurucusundan geldi bu davet talebi ve bende buna icabet edip
geldim buraya. Burada çeşitle dersler verdim ve bunun yanı
sıra da âcizane Rumii Sanat Merkezi’nin açılmasına da önayak
oldum. Hem kendim burada, İslami Sanatlarla ilgili dersler
vermeye başladım hem de Türkiye’den yeni arkadaşlar
getirterek bu merkezin çalışmalarını sürdürmesine yardımcı
oldum. Bu arada rektör yardımcılığı görevinide yaptım. Dört
sene kadar çalıştıktan sonra burdan ayrıldım ve Avrupa İslam
Üniversitesi’ne geçtim.
Neden ayrıldınız
Rotterdam İslam Üniversitesi’nden?
Bir kısım şahsi
sebeplerden dolayı ayrıldım. Hem akademik hayat hem de idari
hayat sanatla ilgilenmeme mâni oluyordu. Biraz daha fazla
sanatla ilgilenmek için ayrıldım ordan. Daha serbest çalışma
isteği de vardı tabii. Hem akademik hayat hem idarecilik ve
hem de sanat bir arada olmuyordu. Üniversite yönetimi de
sadece sanatla ilgilenmem konusuna müsade etmeyince
ayrılmaya karar verdim. Ayrıldıktan sonra da Avrupa İslam
Üniversitesi’nden bir teklif aldım ve orada göreve başladım.
Üniversite bünyesinde kurduğumuz Rumii Sanat Enstitüsün’de
hem ebru hem de hat sanatlarıyla ilgili kurslar vermeye de
başladık.
“Avrupa’da bu işi yapan
fazla kimse yok”
Bu kurslara daha çok
kimler katılıyor?
Ekseriyetle Türkler
ama, başka milletlerden öğrencilerde var. Aralarında
Hollandalı, Çinli ve Japon öğrencilerimizde var. İlgi son
derece yüksek. Maalesef bu işi bilen fazla insan yok
Avrupa’da.
Sizden başka bu işi
bilen veya kurs veren var mı Avrupa’da?
Yok ne yazıkki. Belki
bir iki amatör sanatçı olabilir ama profesyonel manada yok.
Bu yük şu an bizim omuzumuzda, bunun bilincindeyim. Yükümüz
çok ağır. Bu durum ister istemez akademik alana zaman
ayırmamızı da olumsuz etkiliyor. Haftasonları dahi
çoğunlukla dolu oluyoruz. Bunu şikayet manasında
söylemiyorum; tam tersi bu bizi mutlu ediyor. Ama kesinlikle
yeni isimlerin çıkması da lazım.
Peki hocam özellikle
ebru sanatı menşeii olarak nereden geliyor?
Ebru menşeii olarak
Orta Asya kökenli ve İslamiyet öncesine ait bir sanat.
Buhara Semerkant merkezli bir sanat. Bir Türk sanatı olarak
dünyaya yayılmış. 15. asırdan önce nerde, nasıl ve kim
tarafından bulunduğu bilinmiyor. Ama gelişmesi ise daha
ziyade İslam’dan sonra olmuştur. Önce Anadaolu ve ordan
İstanbul’a, İstanbul’dan da diğer ülkelere yayılmış bir
sanat. Bugün Amerika başta olmak üzere bir çok ülkede bu
sanat icraa edilmekte. Zaten 18. asra kadar Avrupa’da
ebru’ya Türk kağıdı denilmiş. Daha sonra matbaanın
gelişmesiyle birlikte ebruculuk baskı haline gelmiş ve ismi
değiştirilmiş. Şimdi Türk kağıdı değilde daha ziyade mermer
kağıdı diye anılıyor. Ama bu işi bilen uzmanların,
sanatçıların hepside bunun bir Türk sanatı olduğunu dile
getiriyorlar.
Ebru, Orta Asya
kökenli ama daha ziyade Anadolu’da yaygınlık kazanmış. Şu an
dünya üzerindeki kullanımı nasıl?
Şu an Anadolu’da da çok
yaygın değil maalesef, daha ziyade İstanbul’da rastlamak
mümkün. Bursa ve Ankara’da da sanatçılar var ama merkez
İstanbul. Burdan Avrupa’ya yayılmış. Ama bugün Avrupa’da
görsel malzeme olarak kullanılmıyor, daha çok ciltcilikte
kullanılıyor. Kitap ciltlemede filan. Seri imalat yapıyorlar
ve ciltcilikte çok yaygın. Aynı metodu kullanmalarına
rağmen, mesela çiçek motiflerini yapamıyorlar. Yani bizdeki
ebru’nun maksadı ile burdaki farklı. Biz tamamen görsel
malzeme olarak kullanıyoruz. Bu açıdan Avrupa’da çok fazla
gelişmemiş. Bugün bir iki usta var sadece bu işi yapan.
Peki ebru sanatı
Türkiye dışına daha çok hangi kanallarla yayılmış?
İstanbul’da ebru’nun
yapıldığını gören bir kısım büyükelçiler ve seyahhlar, bunun
sırrını çözmeye çalışmışlar. Sihir gibi görmüşler ilk
başlarda. Bu dönemlerde İstanbul’dan İtalya’ya çok ciddi
oranda ebru satılmaktaydı. Derken bir kaç kişi İstanbul’a
gelerek bunu öğreniyor önce İtalya’ya ordanda Fransa’ya ve
diğer ülkelere yayıyorlar. Ama bugün çok fazla yaygın değil.
Avrupa’da yaygınlık
kazanamamasının sebebi nedir sizce?
Bu bir kültür bir örf
meselesi tabii. Ebru bizde, özellikle İslamiyet’te resmin
çok tasvip edilmemesinden de dolayı bayağı gelişmiş. Diğer
süsleme sanatları gibi ebru’nun bizde gelişmesinin en önemli
nedeni budur. Ama Amerika’da daha fazla yaygın ebruculuk.
Kumaş üstüne filan ebru yapıyorlar, hem süs hem de
dekorasyon malzemesi olarak kullanılıyor.
“Ebru suya yüzmeyi
öğretmektir”
Ebru’nun temel
malzemeleri nelerdir?
Türk ebru’sunda
kullanılan malzemeler tamamen doğaldır, yani kimyasal hiçbir
malzeme kullanılmaz. Ebru’nun suyunu, Kitre diye
adlandırılan doğal bir tutkal ile hazırlıyoruz. Kitre, Keven
bitkisinin kökünden elde edilen ve suda eritilerek tutkal
halinde kullanılan sıvı maddedir. Bunun yanı sıra sahlep
veya bamya suyuyla da ebru suyunu oluşturmak mükün. Boyalar
ise naturel kök boyalardır. Hatta toprak dahi
kullanılabiliyor. At kılından hazırlanan bir fırçaylada
şekil veriyorsunuz. Birde boyaların birbirine karışmasını
önleyen ve sığırların içinden elde edilen öd denilen bir
madde kullanıyoruz. Ebru demek, boyanın su yüzünde
yüzdürülmesi demektir. Suya yüzmeyi öğretmektir.
Ebru yaparken neler
hissediyorsunuz?
Bir defa ebru yaparken
kendinizden geçiyor ve her şeyi unutuyorsunuz. Ben bazen
bırakamıyorum. Sabahlara kadar ebru yaptığım çok olmuştur.
Bu kadar zevkli bir sanat. Renkleri yağmur gibi yağdırıp
ondan sonrada şekil vermeye çalışıyorsunuz. Bundan aldığım
keyfi, kelimelerle anlatmak mümkün değil. Bir nevi
bağımlılık yapıyor. O anda huzurlu oluyorsunuz.
Siz, boyaları suyu
dökmeden evvel ne tür bir ebru yapacağınızı kafanızda
belirliyor musunuz?
Tabii önceden
tasarlıyorsunuz. Ama bazen tasarladığınız halde istediğiniz
şekilleri yapamadığınızda olabiliyor. Kaderi İlah-i icabınca
farklı mecralara çekildiğinizde oluyor.
“Batılılaşma hareketi,
insanımızı kendi sanat ve kültürümüzden uzaklaştırdı”
Ebru gerçekten
sadece bir boyama sanatı mıdır, yoksa bunun ötesinde başka
derin anlamlarda içeriyor mu?
Yani ebru’nun bir
felsefesi de yapılabilir. Biliyorsunuz Allah kainatı boydan
boya boyamış. Bu bakımdan en büyük sanatkar Allah’tır. O’nun
bir ismi de Müzeyyin’dir zaten. Müzeyyin süsleyen demektir.
Ebrucu’da bu renkler dünyasını, Allah’tan aldığı ilhamlarla
süslemeye gayretinde olan kimsedir. Mesela yaptığınız bir
ebru’nun yüzde yüz aynısını yapmak imkansızdır.
Yani her ebru
çalışması özgündür diyebilir miyiz?
Kesinlikle öyle. Ancak, bir öncekinin
benzerini yapabilirsiniz. Yoksa aynısını teknik olarak
yapmak mümkün değildir. İçinde bulunduğunuz yerin sıcaklığı,
renklerin ahengi, sizin ruh durumunuz ve bulunduğunuz ortam,
ebrunun oluşmasına etki yapar. Dolayısıyla daha önce
yaptığınız herhangi bir ebrunun aynısını yapamazsınız.
Ebrucu, kendi irade-i cüzziyesinden çıkıyor. Boyayı suya
attıktan sonra artık ebru sizden çıkıyor ve neticeside
Allah’a aittir.
Bütün ebru sanatçıları bu düşüncede
midirler?
Bu sanatla uğraşanların yüzde doksanı
maneviyata açık, mukadessata bağlı insanlardır. O açıdan her
ebru sanatçısı bu düşüncededir diyebilirim.
Şunun için soruyorum, her ebru
sanatçısı muhafazakar veya dindar olmak zorunda mıdır?
Yani zorunda değildir ama, bu sanatla
uğraşanlar genelikle muhafazakar ve dine yatkın kimselerdir.
Birde bu sanata, insana insanlığını öğreten, insanlığın
gayesini öğreten bir sanattır diyebiliriz. Bir de
istediğiniz kadar dindar olmayın, bu sanat çevresine
girdiğiniz anda bu çevre sizi terbiye ediyor. Onun ahlakını,
dindarlığını da alıyorsunuz zamanla.
Peki daha çok ebru mu insanları
dindarlaştırıyor yoksa insanlar mı ebru’ya dini bir hüvviyet
kazandırıyor?
Bu biraz yumurta tavuk meselesi gibi
bir şey. Bana göre insanın çok önemli bir etkisi var.
Avrupa’da da bunu yapanlar var ama aynı neticeyi
göremiyoruz. Demekki bu işle uğraşanların geçmişten
aldıkları ahlak ve terbiye de kuşaktan kuşağa geçiyor.
İnsanlar çok önemli tabii.
Günümüzde din ile aralarına mesafe
koyan, ona biraz uzak duran kişilerin bu sanatla
uğraştıklarına pek şahit olamıyoruz. Bunun tek sebebi
gerçekten bu sanatın dini bir hüvviyete bürünmüş olması
mıdır?
Belki dine soğuk insanlar bu yüzden bu
sanata da uzak duruyor olabilirler. Ama bu sanat mutlaka
sonunda insanı eğitiyor, geliştirip dönüştürüyor. Bugün
bütün batıdaki sanatların doğuşuda çoğunlukla kilise
merkezlidir. Mimariden musikiye kadar ne kadar meşhur insan
varsa hepsi de kiliseden yetişmedir. Din besliyor bu kaynakları.
Ebru İslamiyetten önce de varolan
bir sanattı ama, İslamiyet’in doğuşuyla birlikte bu dine mal
olmuş. Bu çerçevede ebru sanatının İslam’a ve İslam’ında
ebru sanatına ne gibi katkıları olmuştur?
Çok güzel bir soru. Ebru’nun ilk planda
direkt olarak dine bir katkısı yok ama, ilme katkısı var.
Ebru bir kağıt sanatı. Kağıt sanatı olunca bununla kitaplar
süslenmiş. Müslümanlar da ilme ehemmiyet veriyorlar tabii.
Bugün Müslümanlardan kalma yaklaşık üç milyona yakın el
yazması eserin olduğu söyleniyor. Bu çerçevede baktığımızda
ebru direkt olarak ilme ve kitaba hizmet etmiş diyebiliriz.
Dolaylı olarak İslam kültürüne de hizmet etmiştir.
Ebru’nun günümüzde çok fazla
yaygınlaşamamasının sebepleri nelerdir sizce?
Bize dönük sebepleri farklı, dışa dönük
sebepleri ise farklıdır. Bizde 1850’lerden itibaren başlayan
batılılaşma hareketi insanımızı, kendi sanat ve
kültürümüzden uzaklaştırmış. Cumhuriyetin kurulmasından
sonrada bu devam etmiş. Hatta dahada hızlandırılmış.
Bu dönemde Türk Musikisi dahi
yasaklanmış. Bunlar tarihi gerçekler. Böyle olunca 1950 veya
1960’lara kadar bu işle uğraşanlar aç kalmışlar. İç
piyasadaki müşteri tamam ortadan kalkmış, hatta bu sanatlar
mahsurlu dahi görülmüşler. Eğitimi tamamen yok olmuş. Bu
durum klasik sanatlarımızın gerilemesine yol açmış.
Avrupa’daki gerilemesinin temel sebebi ise tamamen
ekonomiktir. Onların manevi bakışları yok. Tamamen ekonomik
bakıştır varolan. Bakmışlarki ebru pahalı, talepte azalmış.
Bununla birlikte günümüzde ebru, doğum yeri olan Orta
Asya’da ve İslamiyet’in doğum yeri olan Orta Doğu’da ise hiç
kullanılmıyor. İlginçtir Orta Asya’da tamamen unutulmuş. Ama
son dönemlerde Türkiye’de ise müthiş bir ilgi var. 2000’den
sonra özellikle gençler arasında oldukça popüller hale
geldi. Millet kendi özdeğerlerine dönüyor bu da bizi mutlu
ediyor.
Avrupa’da yaşayan Türk toplumunun
ilgisini nasıl buluyorsunuz?
Maalesef yok denecek
kadar az. Bunun çeşitli sebepleri var tabii. Eğitim
seviyesiyle ilgili birazda. Keşke burdaki toplumumuz biraz
daha fazla eğitime önem verse. Geçen günlerde Almanya
Köln’de büyük bir camide sergi açmıştık. İnanır mısınız cuma
günü cami oldukça kalabalıktı ama bu kalabalıktan biriside
merak edip sergiyi gezmedi. Gelenler hep dışarıdandı. Bu
camii cemaatimizinde seviyesini gösteriyor. Ben, buradaki
bir çok sorunumuzun, sanata olan bu uzak duruşumuzdan
kaynaklandığı düşüncesindeyim. Sanat insanı geliştiriyor.
Bunu görmemek imkansız. Güzelik bir kere dinin özünde var.
Cenab-ı Allah’ın bir sıfatıdır güzelik. Böyle olunca demekki
bu estetikten yoksun olan birisinin, tabirimi mazur görün
yontulması, eğitilmesi lazım.
Avrupa’daki
insanlarımıza sanat zevkini aşılamak için neler yapılmalıdır
sizce?
Bir kere sivil toplum kuruluşlarına ve
camiilere büyük görevler düşüyor. Burda abur cubur bir çok
şeye olmadık paralar veriyoruz. Bırakın caminin kubbesi
eksik olsun ama orda bir ocak tüttürün. Getirin bir sanatçı,
insanımıza sanat zevkini aşıllasın. Ben şahsen Diyanet
Vakfı’nın bu konuda önayak olmasını bekliyorum. Camiileri
boş tutuyorlar. Mesela Rotterdam’da bulunan Kocatepe ile
Gültepe Camilerinin neden boş tutulduğunu anlamış değilim.
Camilerde görev yapacak imamlar aynı zamanda sanatçı kimliği
olanlar arasından seçilebilir ve buralarda bunu icra
edebilirler. Klasik memur zihniyetiyle bu işi yapmanın
kimseye faydası olmaz. Unutulmamalıdır ki devlet kapısı aynı
hizmet kapısıdır.
Kendi ağzından
1962 İstanbul doğumluyum. İlahiyat
tahsilinden sonra tefsir doktorası yaptım Marmara İlahiyat
Fakültesi’nde. Yaklaşık 20 seneden beridirde değişik
üniversitelerde öğretim görevlisi olarak görev yapıyorum. Şu
anda Hollanda’da bulunan Avrupa İslam Üniversitesi’nde hem
tefsir dersleri ve hem de ebru ve hat dersleri vermekteyim.
Ayrıca üniversite bünyesinde bulunan Rumii Sanat
Enstitüsü’nün genel müdürlüğünü de yapmaktayım.
 |